RÜZGARIN OĞULLARI
Aktif gazeteciliğe, dönemin Van Valisi Adnan Darendeliler ’in, Van Gazeteciler Cemiyeti’nin kuruluşu için arkadaşlarımızla bir araya geldiğimiz toplantıda “Gel, benim basın ve halkla ilişkiler danışmanım ol” teklifi üzerine ara verdim.
1990 yılında mesleğime nokta koyarak Van Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Danışmanlığı görevine başladım. O yıllar; internetin, sosyal medyanın, yapay zekânın ve bilgisayarların hayatımıza henüz girmediği bir dönemdi. Her şey emeğe dayalıydı. Basın ve halkla ilişkiler danışmanlığı görevimin yanı sıra, güzel memleketim Van için kalıcı, derinlikli işler de yapmam gerektiğine inanıyordum.
Bu düşünceyle; 1993 yılında, Valimiz Mahmut Yılbaş’ın uygun görüşü ve vali yardımcımız şair Mustafa Korkmaz Dinçer’in değerli destekleriyle; her kesimden herkesin yazabileceği, herkesin okuyabileceği, kent kültürüne ve Van’ın hafızasına katkı sağlayacak bir kaynak eser olması düşüncesiyle
“Dünyada Van” ismini verdiğim dergiyi çıkarma kararı aldık. Dergiye grafiker dostum Zafer Kıbrıs’ta Van’ın doğasımı yansıtan çağdaş bir logo çizerek armağan etti.
Derginin her aşamasıyla birebir ilgileniyordum.
Yazıları topluyor, yazılara göre fotoğraflar çekiyor, baskıya hazırlıyordum. İçtenlikle dergiyi sahiplenmiştim. Derginin tüm maliyeti yalnızca üç nitelikli reklamla karşılanıyordu. Dağıtımını Özel İdare Döner Sermaye işletme Müdürü Nihat Arpa arkadaşımız yürütüyordu.
İlk sayı için yazı toplamaya başladığımda, Van’ın eğitim hayatında çok özel bir yeri olan, ilköğretim müfettişliğinden emekli Dursun Uzel Hocamı da ziyaret ettim. Yazı isteğimi büyük bir memnuniyetle kabul etti. El yazısıyla kaleme aldığı makaleyi, büyük bir titizlik ve heyecanla bana teslim etti. Daha sonra, eşi öğretmen Mahmure Uzel Hocamız da dergimize yazılarıyla katkı sunmaya başladı.
Van’ın yerli ailelerinden Zillioğlu lakaplı Dursun Üzel Hocam, ilköğretim müfettişi olduğu dönemde, Bahçesaray (Müküs) ilçemize teftiş için yaptığı zorlu ve ilginç yolculuğu; “Dünyada Van” dergisi için kaleme almıştı. Bu yolculuk, yalnızca bir görev hikâyesi değil;
Van’ın coğrafyasını, insanını ve ruhunu anlatan unutulmaz bir hatıraydı. Çok büyük ilgili görmüştü.
Bugün dönüp baktığımda,
Dursun ve Mahmure Uzel, hocalarımızın bu dergiye kattığı değeri, samimiyetlerini ve kent belleğine bıraktıkları izi daha iyi anlıyorum.
Her ikisini de rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
İyi ki hayatıma, iyi ki Van’ın kültür yolculuğuna dokundular.
1973 de yaşanan, 1993 de kaleme alınan o yazı;
RÜZGARIN OĞULLARI
Keçeden Kızağı ilk defa görüyorum.
DURSUN UZEL
1973 Mayıs'ın 15 i…
Topraktan ağaçlardan renkli çiçeklerin fışkırdığı bir ilkbahar günü yolculuğum bir motorlu taşıtla
başladı.
Gevaş'ın Kazanç köyüne vardığımda gün yarı olmuştu. Geceyi muhtarda geçindik.
O gece misafir kaldığımız evin komşuluğunda yaşlı bir kişi vefat etmişti. Dua sesleri, ağlaşmalar, telaşlı konuşmalar uykumuzu kaçırdı.
Kalktık ve saat 4'de köyden atlarla hareket ettik. Muhtar bana yol arkadaşı olarak kardeşini verdi.
Ağirof dağlarımın karlı kesimine kadar atlarla gideceğiz, sonra hayvanları vadiye koyup yolculuğumuza yaya devam edeceğiz.
Zerinkas Vadisini bitirdiğimizde tabiat aydınlanmaya başladı, artık etrafımızı görebiliyoruz.
Vadi yemyeşil, tepeler benek benek, yüksekler pembe-yaz...Renk mi ararsın?... Yığın yığın, kucak kucak burada. Avucuma aldığım suda, öpüşen dağ kuşlarının kanatlarında ve çiçeklerin yapraklarında baharı tutar gibi oluyoruz.
Sabahın ilk saatleri...Tabiat daha uykuda...Akan suyun sesi bir musiki tufanı gibi...Başımız dönüyor, kulaklarımız uğulduyor, arzularımız kabarıyordu...
Rüzgâr keskin kokularla dolu, uzaklarda Van Gölü, gönülleri meseleden bir güzellik içinde gözlerimizi kamaştırıyor.
Sanki bir ressamın çizdiği, insanı büyüleyen bir alemin içindeyiz.
Yukarılara baktıkça kışı, aşağılara baktıkça baharı seyrediyoruz...
Tabiat o kadar iç açıcı ki yolun bitmesini hiç istemiyoruz.
Uzaklarda Ağirof'un zirvesi gözüküyor...Biz ona koştukça o da bize yaklaşıyor...Tıpkı hasretliler gibi...
Karlı bölgeye geldik, atlardan inip yaya, yolculuğa başladık.
Zirveye daha iki saatlik bir zaman var.
Soğuk insanı ısırmıyor, ayağımızın altındaki karın kalınlığı bir kaç metre olmasına rağmen kirşe tutmuş (buzlanmış), batmıyoruz.
Kocaman kayalar arasında her taraf bembeyaz.
Adım başı yükseliyoruz, alçalan bulutları nerdeyse ellerimizle tutacağız.
Bit çizgi şeklinde uzayan karlar üzerinki yolda bizden önde giden yok, fakat gelenler çok.
Dağ çok dik, dinlene dinlene tırmanıyoruz. Güneş yükseldikçe karlarda bir gevşeme oldu. Artık karlar sabahki gibi buzlaşmış halini kaybetti.
Ağirof'un ihtişamını ve aşağılarda bıraktığımız tabiatın güzelliğini seyrederek bata çıka yürüyoruz.
Soluyarak çıkışımıza ayak bastıkça karlarda çıkan hışırtılı sesler karışıyor.
Derken zirve göründü. Yolumuzun artık bitmesini istiyoruz.
Tepemizden ara sıra dağ kuşları uçuyoг.
Gökyüzüne seçerken Ağirof insanoğluna yenik düşüyor. Yürünüyor, aşılıyor.
Oldukça yüksekteyiz. 3250 irtifaya varmak üzereyiz.
Terleyen vücudumuzu hafif hafif bir rüzgâr serinlendiriyor.
Zirvede 6-7 kişilik köylülerden oluşan bir ekip bizi karşıladı. "Hoş geldiniz" dediler.
Sonsuz tepeden (Cankurtaran) hana kadar olan iniş hazırlığına başlandı. Onların kendi aralarındaki konuşmalarını kılavuzum Niyazi duymuştu.
"Bizi buradan hana kadar keçe ile kayarak indirecekler, aralarında onu konuşuyorlardı, keçeyi Hamit idare edecek" dedi. İniş planlarını anlatmaya başladı.
"Bey biz öyle gün olur bu keçe ile 4-5 defa insan ve yiyecek erzak indiririz
. Buradan Hana keçeyi ben idare ederim, çok ustayım, hiç korkmayın, sadece 2-3 dakika size heyecan yaşatacağım hepsi o kadar” dedi.
Ben işin tekniği ile kayacağımız vadinin durumunu sordum;.
"Keçenin en önüne ben oturacağım benim arkamda 4-5 insan keçe üzerine oturarak birbirlerinin bellerinden kucaklayacaklar, kayma süresince birbirimizi iyice kavrayacak ve bırakmayacağız. Vadide en ufak bir kaya bile yok, anlayacağınız kardan asfalt gibi. İstersen bizimle kayarak in, şayet korkuyorsan seni bizden bir arkadaş dağların sırtlarından yürüyerek hana götürsün. Orada sizin için binek hayvanlar getirmişler." Duruma baktım, herkes kayma eğilimindeydi.
Korku, heyecan, cesaret kayma ve cayma arasında kalmıştım.
Keçeden kızağı ilk defa görüyordum. Kayışını da kayarak görecektim.
Bu nedenle keçe ile kayarak Hana gitmeyi bende kabul ettim. Derken keçeyi vadinin meyilli yönüne getirdiler, Hamit en öne bindi, keçenin ön tarafını yukarı kaldırdı, tutulacak yerini eliyle iyice kavradı.
Keçenin elle tutulan delik kısmının
altında yağlı boya ile "Rüzgârın Oğulları "
Hakikaten bu ad Hamit'e, Hamit de o ada yakışmıştı.
Sağ elinde sert ağaçtan yapılı ucu sivri bir değnek vardı, kayarken keçeye yön vermeye ve durdurmaya yarıyor-muş. Kısacası keçenin freniymiş.
Hamit'in arkasına 4 kişi oturdu hepsi
elleriyle birbirlerinin bellerinden sıkıca kenetlendiler, ben beşinci şahıs olarak en sona oturdum ve onlar gibi yaptım.
Birbirimizle olan konuşmalarımız daha bitmeden tepede kalanlardan birisi bizi iki dik sırt arasındaki vadiye itti. Jet mi diyeyim, yıldırım mı diyeyim, son süratle aşağılara kayıp gidiyoruz.
Bir ara başımı önümdeki oturanın omuzu hizasına getirerek ne oluyor diye aşağıya ve çevreme bakmak istedim.
Aman bakmaz olsaydım...
Aşırı sürat yüzünden kulaklarım uğuldamaya, gözlerimden yaşlar akmaya başladı.
Kafamı tekrar gizledim. Sonucu ve akıbetimizi beklemeye koyuldum.
Bir kaç viraj döndük ve aynı süratle durma yerine doğru yaklaşırken aşırı hızı azaltmak için Hamit elindeki ucu sivri sopayı hafif hafif kara batırarak kaymayı sürdürdü.
Süratimiz azalmıştı, başka tedbirler almaya gerek kalmadan evvela bir un çuvalına ondan kopup bir ikinci ve üçüncü çuvala çarpınca her birimiz bir tarafa yıkıldı.
İçtiğimizde yaralanan yoktu. Hepimiz de sapasağlamdık.
Onlar için bu kayma çok tabii ve basit bir olaydı. Herkes hiçbirşey olmamış gibi yerlerinden doğruldu.
Ben ellerimi çırparak kalktım. Sevinçten zıplamaya başladım. Hamit'i
başarısından ötürü öpüp kutladım.
Hamit ve bir arkadaşı KEÇE sırtlarında tekrar tepeye doğru tırmanırlarken
arkalarından bağırdım;
"Hamit aşağıdan tepeye doğru çıkan keçeniz yok mu?'
Güldü başını sallayarak uzaklaştı.
Handa en temiz odaya aldılar bizi, inişimizi dürbünle takip ediyorlarmış.
Bu nedenle çay, yemek herşey hazır bekliyordu.
Yemek yiyip çaylarımızı da içtikten sonra Müküs'ten gönderilen atlara binerek yola koyulduk. Kılavuzumuz "ağır ağır giderek üç saatte nahiyeye varırız" dedi.
Müküs Vadisi Van tarafından daha çukur irtifa oldukça alçak, bu nedenle ağaçlar tabiat ve çevre daha yeşil.
Sağımızdan akan suyun kayalara çarparak çıkardığı sesler koca vadiyi bir
musiki coşkusu halinde dolduruyordu.
Uzunca bir kıştan sonra topraktan ve ağaçlardan çıldırasıya , bir renk fışkırıyor, tabiat gülüyor gibiydi.
İlkbaharın bu yakıcı güneşi altında teneffüs ettiğimiz havada genizleri yakan tatlı bir bahar kokusu var.
Yukarıdan aşağıya nereye bakarsan bak içi sevimli, dışı sevimli. Su yeşillik ve kar her yerde bulunur.
Fakat her üçünün koyun koyuna sarmaş dolaş olduğu yer bu mevsimde Müküs
Vadisidir dersem, inanın.
Yeşilin belki ikiyüz rengi yerlere kapanmış, tıpkı nadide bir halı gibi onlar vadiye, vadi de onlara yakışıyor.
İç açıcı herşey toprağa serilmiş, uçan, yürüyen, yüzen, hepsi yerde, onlar da yeşili özlemiş.
Tek renk olarak tanıdığım yeşilin, sarının, kırmızının sonsuz renklerini ben bu tablo üzerinde seyrettim.
Bu vadideki teftiş çalışmalarım iki günde bitti. Fakat Müküs'ün sıcak insanlarına öyle yapışmıştım ki bir türlü kopamıyordum.
Burada kaldığım sürede okulları
gezdim, çalışmaları izledim ve değerlendirdim.
Bu zaman içinde okul çalışmaları dışında su kuvveti ile çalışan ağaç oyma
işleri yapan işyerlerini, elde örülmüş çok süslü nadide yün çorapları ve özenerek yapılan satranç takımlarını gördüm ve onların ilginç yaşanmış ayı avı hikayelerini dinledim.
Müküste üç gün konukseverliğin en güzel örneklerini yaşadım.









Yorumlar
Yorum Gönder